top of page

Ana Sayfa › İçtihatlar › Ceza Hukuku › Görevi Kötüye Kullanma

Ceza Genel Kurulu Bozma Ceza Hukuku

Görevi Kötüye Kullanmada Kast İspatlanamadı, AYM İhlal Kararıyla Zamanaşımı Yeniden Başlar

Yargıtay Ceza Genel Kurulu · E. 2025/407 · K. 2025/450 · T. 05.11.2025

Karar Özeti

Cumhuriyet savcısı olan sanık, ele geçirilen dört heykelciğin adli emanette bulunmaması nedeniyle ihmali davranışla görevde yetkiyi kötüye kullanma suçundan yargılanmış; Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı sonrası yapılan yeniden yargılamada da hükmün açıklanması geri bırakılmıştır. Ceza Genel Kurulu, bu kararın temyize tabi olduğunu ve yeniden yargılamada zamanaşımının ihlal kararı tarihinden itibaren yeniden başladığını belirtmiştir. Heykelciklerin kolluk tarafından savcılığa teslim edilip edilmediği anlaşılamadığından kastın ispatlanamadığını, şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince beraat gerektiğini kabul ederek hükmü oy çokluğuyla bozmuştur.

Kararın Ortaya Koyduğu İlke

Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı üzerine 6216 sayılı Kanun uyarınca yapılan yeniden yargılamada dava zamanaşımı, TCK 66/5 gereği ihlal kararı tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlar.

Soru: Anayasa Mahkemesi ihlal kararından sonraki yeniden yargılamada zamanaşımı ne zaman başlar?

Sonuç: Özel Dairenin hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı oy çokluğuyla bozuldu.

Kararın Önemli Bölümleri

“Anayasa Mahkemesinin hak ihlali ile ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye gönderilmesine dair karar tarihinden itibaren başlaması gerekir.”

“in dubio pro reo/şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince beraatine karar verilmesi gerektiği kabul edilmelidir.”

Kararın Tam Metni

KARARI VEREN

YARGITAY DAİRESİ: Ceza Genel Kurulu

MAHKEMESİ: Ceza Dairesi

SAYISI: 19-31

HÜKÜM : İhmali davranışla görevde yetkiyi kötüye kullanma suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 257/2, 62... /1-5. maddeleri uyarınca 2 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve 5 yıl süreyle denetim süresine tabi tutulmasına ilişkindir.

I. HUKUKÎ SÜREÇ

Sanığın ihmali davranışla görevde yetkiyi kötüye kullanma suçundan TCK'nın 257/2, 62... /1-5. maddeleri uyarınca 2 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna, CMK'nın 231. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve 5 yıl süreyle denetim süresine tabi tutulmasına ilişkin İlk Derece Mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince verilen 12.01.2022 tarihli ve 7-2 sayılı karar, sanık tarafından yapılan itirazın merci Dairece reddine karar verilmesiyle 11.04.2022 tarihinde kesinleşmiştir.

Sanık tarafından Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuru üzerine verilen 23.10.2024 tarihli ve 2021/12334 sayılı ihlal kararına istinaden dosya yeniden yargılama yapılmak üzere Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderilmiştir.

Özel Daire, ihlal kararı doğrultusunda icra ettiği yeniden yargılama neticesinde; 21.02.2025 tarihli hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair kararın ortadan kaldırılmasına, sanığın ihmali davranışla görevde yetkiyi kötüye kullanma suçundan TCK'nın 257/2, 62... /1-5. maddeleri uyarınca 2 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna, CMK'nın 231. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve 5 yıl süreyle denetim süresine tabi tutulmasına 27.05.2025 tarih, 19-31 sayı ve oy çokluğu ile karar vermiştir.

İş bu kararın sanık müdafii ve Yargıtay Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının bozma istemli 18.09.2025 tarihli ve 103673 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

II. TEMYİZ SEBEPLERİ

Sanık müdafii, sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerektiği, Yargıtay Cumhuriyet savcısı, sanığın eyleminin sabit olmadığı, gerekçeleriyle temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.

III. GEREKÇE

Temyiz edilen 27.05.2025 tarihli ve 19-31 sayılı Özel Daire kararının hangi kanun yoluna tabi olduğu sorunu:

6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50/2. maddesi şöyledir; "Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir."

Karar tarihinden önceki düzenlemede CMK'nın 231. maddesinin 12. fıkrasında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı başvurulabilecek kanun yolu, açıkça itiraz olarak belirtilmişken, bu düzenlemenin Anayasa'ya aykırı olduğu ileri sürülerek iptalinin istenmesi üzerine Anayasa Mahkemesince 20.07.2022 tarih ve 121-88 sayı ile, CMK'nın 231. maddesinin 12. fıkrasında yer alan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarına karşı itiraz yolunun açık olduğunu düzenleyen kuralın, bu kanun yoluna başvuranların iddia ve delillerinin dikkate alınmasında, çatışan menfaatlerin dengelenmesinde ve temel hak ve özgürlüklere yapılan müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluğunun ve ölçülülüğünün belirlenebilmesinde belirli ve etkili bir denetim yolu öngörmediği, bu durumun temel hak ve özgürlüklere yapılan müdahalelerin giderilmesinde ve kamu gücünü kullananların keyfî davranışlarının önüne geçilmesinde bireye tanınmış olan yetkili makama başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkını ihlal ettiği ve etkili başvuru hakkıyla bağdaşmadığı gerekçeleriyle Anayasa'nın 40. maddesine aykırı görülerek iptal edilmiştir.

Anılan iptal kararı doğrultusunda, karar tarihinden önce 05.04.2023 tarihinde yürürlüğe giren 7445 sayılı Kanun'un 21. maddesi ile CMK'nın 231. maddesinin 12. fıkrası şöyle düzenlenmiştir; "İtiraz mercii, karar ve hükmü inceler; usul ve esasa ilişkin hukuka aykırılık tespit ettiği takdirde, gerekçesini göstererek karar ve hükmü kaldırır ve gereğinin yapılması için dosyayı mahkemesine gönderir."

Ancak Yüksek Mahkemenin 01.06.2023 tarihli ve 120-107 sayılı kararı ile bu düzenlemeyi de iptal edince 12.03.2024 tarihinde yürürlüğe giren 7499 sayılı Kanun'un 15. maddesi ile 12. fıkra şu şekilde va'zedilmiştir; "272 nci maddenin üçüncü fıkrası hükümleri saklı kalmak üzere, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Bölge adliye mahkemesi tarafından verilen kararlar hakkında 286 ncı madde hükümleri uygulanır. 272 nci maddenin üçüncü fıkrası hükümleri saklı kalmak üzere, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının ilk derece mahkemesi sıfatıyla bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay tarafından verilmesi hâlinde temyiz yoluna gidilebilir. İstinaf ve temyiz yolunda karar ve hüküm, usul ve esasa ilişkin hukuka aykırılıklar yönünden incelenir."

Aynı Kanunla CMK'ya eklenen Geçici 6. Madde ise,"(2) a) Bu maddeyi ihdas eden Kanunla 231 inci maddenin onbirinci ve onikinci fıkrasında yapılan kanun yoluna ilişkin değişiklikler, 1/6/2024 tarihi ve sonrasında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları hakkında uygulanır.

b) 1/6/2024 tarihinden önce verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları hakkında itiraz kanun yolunun uygulanmasına devam olunur. Bu itirazlar, bu maddeyi ihdas eden Kanunla 231 inci maddenin onikinci fıkrasında yapılan değişiklikten önceki hükümlere göre sonuçlandırılır.

c) 1/6/2024 tarihinden önce verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarıyla ilgili olarak 231 inci maddenin onbirinci fıkrası gereğince hükmün açıklanması veya yeniden kurulması hâlinde, bu maddeyi ihdas eden Kanunla 231 inci maddenin onbirinci fıkrasında yapılan değişiklikten önceki kanun yoluna ilişkin hükümler uygulanır." şeklinde bir geçiş normu olarak öngörülmüştür.

Bilindiği üzere, usul kanunlarının zaman bakımından uygulanmasında asıl olan, aksi kanunda açıkça düzenlenmiş bulunmadıkça hemen ve derhal uygulanma ilkesidir. Anılan ilke uyarınca usul işlemleri yapıldıkları sırada yürürlükte olan muhakeme kanunu hükümlerine tâbi olacaktır. Usul Kanunlarında yapılan değişiklikler, yasa yürürlüğe girdikten sonra yapılacak işlemler hakkında uygulanacak olup maddi ceza hukuku kurallarının aksine geçmişe yürümezler. O hâlde ceza yargılaması sırasında, kanunlarda değişiklik yapılması veyahut dayanılan bir usul kuralına ilişkin kanun hükmünün Anayasa Mahkemesince iptal edilmesi hâlinde, yeni kanun veya iptal sonucu ortaya çıkan usul prosedürü, devam etmekte olan işlemlere uygulanmalıdır. Ancak 5320 sayılı Kanun’un 4. maddesinin ikinci fıkrasında ifade edilen bu durum önceki kanunun yürürlükte bulunduğu dönemde o kanuna uygun olarak gerçekleştirilen işlemlerin geçersizliği neticesini doğurmayacağı gibi yenilenmesini de gerektirmeyecektir.

Şu hâle göre, 01.06.2024 tarihi ve sonrasında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları istinaf kanun yoluna tabi olacaktır. (CMK madde 231/12. fıkrası ile Geçici 6. madde/2-a) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının ilk derece mahkemesi sıfatıyla bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay tarafından verilmesi hâlinde temyiz yoluna gidilebilecektir (CMK madde 231/12. fıkrası). Yargıtay Özel Dairelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yaptığı yargılama sonunda verdikleri kararların temyiz mercii ise Yüksek Ceza Genel Kuruludur. (2797 sayılı Yargıtay Kanunu madde 15/3).

Geçici 6. maddenin 2. fıkrasının b ve c bentlerinin, 7499 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği 12.03.2024 tarihi itibarıyla mevcudiyetini devam ettiren hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarına ilişkin olduğunda şüphe duyulmamalıdır.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde

Anayasa Mahkemesince verilen ihlal kararını müteakip, Özel Dairece ortadan kaldırılmasına karar verilen 12.01.2022 tarihli hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının, tüm hüküm ve hukuki sonuçları itibarıyla varlığını kaybettiğinde tereddüt bulunmadığından, yeniden yapılan yargılama sonunda 27.05.2025 tarihinde verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının, 12.03.2024 tarihinde yürürlüğe giren 7499 sayılı Kanun'un 15. maddesi ile değişik CMK’nın 231/12. maddesi uyarınca temyiz kanun yoluna tabi olduğu kabul edilmelidir.

2. Dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediği sorunu

Dava zamanaşımına ilişkin olarak TCK’nın 66. maddesinin 5. fıkrasına değinmeden önce anılan Kanun hükmü ile ön sorun konusuyla ilgisi bakımından yeniden yapılacak yargılamalarda dava zamanaşımına ilişkin hükümlerin uygulanıp uygulanamayacağının, uygulanacak ise de hangi şartlarda uygulanacağının belirlenmesi bakımından 08.07.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5377 sayılı Kanun ile değişik TCK’nın 66. maddesinin 5. fıkrasına ve bu hükmün, aynı Kanun’daki değişiklik öncesi hâline değinilmesi gerekmektedir.

TCK'nın "Dava zamanaşımı" başlıklı 66. maddesinin 5. fıkrası; "Aynı fiilden dolayı her ne suretle olursa olsun tekrar yargılanması gereken hükümlünün, sonradan yargılanan suça ait üçüncü fıkrada yazılı esasa göre belirlenecek zamanaşımı göz önünde bulundurulur." şeklinde iken,

29.06.2005 tarihli ve 5377 sayılı Kanun’un 8. maddesi ile; "Aynı fiilden dolayı tekrar yargılamayı gerektiren hallerde, mahkemece bu husustaki talebin kabul edildiği tarihten itibaren fiile ilişkin zamanaşımı süresi yeni baştan işlemeye başlar." şeklinde değiştirilerek son hâlini almıştır.

TCK’nın 66. maddesinin 5. fıkrasında yapılan bu değişikliğin gerekçesi ise şöyledir; "Yargılamanın yenilenmesi gibi aynı fiilden dolayı tekrar yargılamayı gerektiren hallerde, zamanaşımına açıklık getirmeye yönelik olarak bu fıkra metninde değişiklik yapılmıştır. Bu durumlarda, dava zamanaşımı süresi, tekrar yargılama konusu suç bakımından belirlenecektir. Tekrar yargılama konusu suça ilişkin zamanaşımı süresinin başlangıç tarihi de, bu husustaki talebin mahkemece kabul edildiği tarih olacaktır. Tekrar yargılama konusu suça ilişkin zamanaşımı süresi bakımından, maddenin birinci fıkrasındaki süreler dikkate alınacaktır. Bu düzenlemeyle güdülen asıl amaç, yeniden yargılama söz konusu olan hallerde, bu nedenle dava zamanaşımı süresinin dolduğundan bahisle yargılamaya son verilmesi yönündeki taleplerin önüne geçmektir."

Hukuk devletinin temel unsurlarından biri olarak hukuk güvenliği, toplum düzeni ve barışı için zorunlu olsa da son çare olarak başvurulması gereken yargılama/cezalandırma tehdidi altında sürekli olarak kalmamayı zorunlu kılar. Bu nedenle hukuk düzenleri, kesin hükmün otoritesini koruyagelmektedir.

Kesin hüküm, mahkemeler tarafından verilmiş hükümlerin belli şartlar altında kazanmış oldukları kanuni gerçeklik olarak tanımlanmaktadır. (Kunter, Ceza Muhakemesi Hukuku, 9. Bası, İstanbul 1989, s.44, Kuru/Arslan/Yılmaz, 2011, s. 686, Akkaş, Ahmet Hulusi, Ceza Muhakemesi Bağlamında Yargı Mercileri Kararlarının Birbirleri Üzerindeki Etkisi, Adalet Yayınevi, s. 71,) Genel ve temel bir ilke hâlini almış bu kanuni gerçeklik ile, bir yönden kişiler arasındaki uyuşmazlıkları bir noktada çözüme kavuşturarak toplumsal düzen ve barışı tesis etmek/korumak, davaların usulen sona ermesini sağlamak (şeklî anlamda kesin hüküm), diğer taraftan hukuksal uyuşmazlıkların kesin bir şekilde son bulmasını temin etmek (maddi anlamda kesin hüküm) istenmektedir. Şeklî anlamda kesin hüküm, hüküm hakkında öngörülmüş bir kanun yolunun bulunmadığı, bulunuyorsa kanun yollarının tüketilmesi sonucunda ortaya çıkan izafi bir gerçekliği ifade ettiğinden, kesin hükümden maksadın maddi anlamda kesin hüküm olduğu açıktır. Maddi anlamda kesin hüküm, yapılan yargılama sonunda hukuki ihtilafın esasını -kural olarak- bir daha yargılama konusu yapılamayacak biçimde çözmesi itibarıyla kanuni bir gerçeklik olmayı hak eder. Bu özelliği iledir ki, hem ilgililerini mutlak surette bağlar (olumlu etkisi) hem de ne bis in idem ilkesi koruması altında, aynı şahsın, aynı fiili nedeniyle ikinci kez yargılanmasına engel olur (olumsuz etkisi).

Netice itibarıyla, maddi anlamda kesin hüküm niteliği kazanmış bir hükmün mevcut olduğu durumlarda kural olarak ikinci kez yargılama yapılamaz ve aleyhe sonuç doğuracak biçimde yeni bir hüküm tesis edilemez. Bu nedenle de olağanüstü kanun yollarını düzenleyen normların bile, istisnai norm olmaları hasebiyle dar yorumlanmaları kesin hükmün otoritesinin korunması gereğinin zorunlu sonucudur.

Bununla birlikte kanun vazıı, TCK’nın 66/5. maddesinde aynı fiilden dolayı yeniden yargılanmayı gerektiren hâllerde dava zaman aşımının mümkün olduğunu kabul etmiş ve fakat fiile/suça ilişkin zamanaşımının yeniden yargılama yapılması talebinin kabulünden itibaren yeni baştan işlemeye başlayacağını hükme bağlanmıştır.

TCK’nın 66/5. maddesinin hangi hâllerde uygulanacağı tahdidi olarak belirlenmiş değildir. Normun temel ve genel kriteri, "aynı fiilden dolayı yeniden yargılanmak" tır.

CMK'nın 311-323. maddelerinde olağanüstü kanun yollarından biri olarak düzenlenen "yargılamanın yenilenmesi" müessesesinin, aynı fiilden dolayı tekrar yargılamayı gerektiren hâller kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinde şüphe yoktur. Anılan maddelere istinaden yapılan yargılamanın yenilenmesi talebinin kabule değer olup olmadığına hüküm mahkemesi karar verir. (CMK madde 318/1) Yargılamanın yenilenmesi talebinin kabulüne karar verilmesi ile yeniden yargılamaya konu suça/fiile ilişkin zaman aşımı süresi yeni baştan işlemeye başlar.

Keza, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak üzere ilgili hüküm mahkemesince yapılacak "yeniden yargılama"nın da bu kapsamda değerlendirilmesine engel bir düzenleme ve neden bulunmamaktadır.

Ancak, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50/2. maddesine göre; "Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir."

Görüldüğü üzere, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru üzerine tespit ettiği hak ihlalinin, bir mahkeme kararından kaynaklandığı hâllerde, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı ilgili mahkemeye göndermesi gerekmektedir. İlgili mahkemece icra edilecek "yeniden yargılamanın", CMK'nın 311-323. maddelerinde düzenlenen yargılamanın yenilenmesi müessesesine göre daha özel ve spesifik bir mahiyet taşıdığı kabul edilmektedir. İhtilaf konusu bağlamında vurgulanması gereken fark şudur; CMK'nın 311-323. maddelerine istinaden yapılan yargılamanın yenilenmesi talebinin kabule değer olup olmadığına hüküm mahkemesi karar verir. (CMK madde 318/1) Oysa hak ihlalinin bir mahkeme kararından kaynaklandığını tespit eden Anayasa Mahkemesinin ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı ilgili mahkemeye göndermesi durumunda hüküm mahkemesi, yeniden yargılama yapmakla ve Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde karar vermekle yükümlüdür. (6216 sayılı Kanun’un 50/2. maddesi) Bu hususlarda bir takdir ve tercih hakkı yoktur.

Şu hâle göre, 6216 sayılı Kanun’un 50/2. maddesine istinaden icra olunacak yeniden yargılama hâllerinde, TCK’nın 66/5. maddesinde öngörülen ve yeni baştan işlemeye başlayacak olan aynı fiile ilişkin zamanaşımı süresinin; her iki normun sarahatine, gerekçelerine, amaç ve kapsamına nazaran, Anayasa Mahkemesinin hak ihlali ile ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye gönderilmesine dair karar tarihinden itibaren başlaması gerekir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde

Sanığa isnat edilen ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçunun yaptırımı suç tarihinden sonra yürürlüğe giren ve sanığın lehine olan TCK’nın 257/2. maddesinde 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası olarak öngörülmüştür. Buna göre aynı Kanun'un 66/1-e maddesi gereğince bu suça ilişkin asli/olağan dava zamanaşımı sekiz yıl, kesintili/olağanüstü dava zamanaşımı süresi ise on iki yıldır.

Somut olayda, incelemeye konu kararın verildiği yeniden yargılamanın dayanağını oluşturan, sanığın bireysel başvurusu üzerine verilen Anayasa Mahkemesinin 23.10.2024 tarihli ve 2021/12334 sayılı kararı ile TCK’nın 66/1-e maddesinde öngörülen sekiz yıllık asli/olağan dava zamanaşımı süresi yeni baştan işlemeye başlayacağından, Özel Dairece karar verildiği 27.05.2025 tarihi ve Ceza Genel Kurulunun inceleme tarihi itibarıyla dava zamanaşımının gerçekleşmediğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.

3.Sanık hakkında ihmali davranışla görevde yetkiyi kötüye kullanma suçundan kurulan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının isabetli olup olmadığı sorunu

A. İhmali davranışla görevde yetkiyi kötüye kullanma suçuna ilişkin açıklamalar

TCK'nın "Görevi kötüye kullanma" başlıklı 257. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen ihmali davranışla görevde yetkiyi kötüye kullanma suçu, suç tarihi itibarıyla; "Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" şeklinde düzenlenmiş iken, 19.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren 6086 sayılı Kanun ile maddede değişiklik yapılarak "kazanç" ibaresi "menfaat", "altı aydan iki yıla kadar" ibaresi "üç aydan bir yıla kadar" biçiminde değiştirilmiştir. Böylece bir yandan yaptırım miktarı yönünden lehe bir düzenleme getirilirken, diğer yandan suçun oluşumu açısından "kazanç" kavramı yerine daha geniş bir kavrama yani "menfaat" ibaresine yer verilmiştir.

Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlüğü'ne göre ihmal; "yapmama, savsama" anlamına gelmektedir. Gecikme ise; işin, yapılması gereken zaman geçtikten sonra yapılmasıdır. Bu suç bakımından ihmal ve gecikme, kamu görevlisinin, kanunun veya sair mevzuatın ya da amirinin hukuka uygun olarak yapmasını zorunlu kıldığı eylemleri bilerek ve isteyerek yapmaması veya geciktirmesi olarak anlaşılmalıdır.

Madde metninden de anlaşılacağı üzere, kamu görevlisinin, yapmakla görevli olduğu işi yapmaması veya kanuna göre yapılması gereken biçimde yerine getirmemesi ya da geciktirmesi suç sayılmıştır. Madde gerekçesinde belirtildiği gibi, öncelikle kamu görevlisinin hukuken yerine getirmek zorunda bulunduğu bir görevi bulunması gerekir. Kamu görevlisinin görevi kapsamında olmayan bir işi yapmamasından veya geciktirmesinden dolayı bu suçtan sorumlu tutulması mümkün değildir. Görevinin gerekleri kavramı, kamu görevlisinin yetki ve sorumluluğu kapsamına giren, hukuk düzeninin kamu görevlisinden yerine getirmesini istediği hususları ifade etmektedir. Bu suç kasten işlenebilen suçlardan olup, kamu görevlisinin görevini bilerek ve isteyerek ihmal etmesi veya geciktirmesi gerekir.

Bununla birlikte failin cezalandırılabilmesi için norma aykırı davranış yetmemekte; bu davranış nedeniyle "kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir kazanç ya da suç tarihinden sonra yapılan değişiklik sonrası haksız bir menfaat sağlanması" gerekmektedir. Nitekim bu husus madde gerekçesinde; "Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetiyle sonuçlanmış olması veya kamunun ekonomik bakımdan zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir" şeklinde, 6086 sayılı Kanun ile yapılan değişikliğin gerekçesinde de; "bu suçun oluşabilmesi için, objektif cezalandırılabilme şartı olarak, görevin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız menfaat sağlanması gerekmektedir" biçiminde vurgulanmış, öğretide ise; "TCK’nın 257. maddesinde yer alan görevin gereklerine aykırı davranışın cezalandırılabilmesi, kişinin mağduriyetine, kamunun zararına neden olmasına ya da kişilere haksız bir menfaat sağlanmasına bağlı tutulmuştur. Bu hususlara yol açmayan bir hareket, görevin gereklerine aykırı ve suç olsa da bu hüküm kapsamında yaptırıma bağlanamaz." (M. Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 14. Bası, s. 998) şeklinde açıklanmıştır.

Norma aykırı davranışın maddede belirtilen sonuçları doğurup doğurmadığının saptanabilmesi için öncelikle mağduriyet, kamunun zarara uğraması ve haksız menfaat kavramlarının açıklanması ve somut olayda gerçekleşip gerçekleşmediklerinin belirlenmesi gerekmektedir.

Mağduriyet kavramının, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararla sınırlı olmayıp, bireysel hakların ihlali sonucunu doğuran her türlü davranışı ifade ettiği kabul edilmelidir. Bu husus madde gerekçesinde; "Görevin gereklerine aykırı davranışın, kişinin mağduriyetine neden olunması gerekir. Bu mağduriyet, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararı ifade etmez. Mağduriyet kavramı, zarar kavramından daha geniş bir anlama sahiptir" şeklinde açıkça vurgulanmış, öğretide de; mağduriyetin sadece ekonomik bakımdan ortaya çıkan zararı ifade etmeyeceği, mağduriyet kavramının ekonomik zarar kavramından daha geniş bir anlama sahip olduğu, bireyin, sosyal, siyasi, medeni her türlü haklarının ihlali sonucunu doğuran hareketlerin ve herhangi bir çıkarının zedelenmesine neden olmanın da bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmiştir (M. Emin Artuk-Ahmet Gökçen-A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitapevi, 11. Bası, Ankara, 2011, s.911 vd.; Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s.772; Veli Özer Özbek-Mehmet Nihat Kanbur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız - İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2011, s. 974).

Kişilere haksız kazanç sağlanmasını da içine alan kişilere haksız menfaat sağlanması da, bir başkasına hukuka aykırı olarak maddi ya da manevi yarar sağlanması olarak ifade edilebilecektir.

Kamunun zarara uğraması ile ilgili olarak madde gerekçesinde ekonomik bir zarar ifadesine vurgu yapılmıştır. Bu kavramla ilgili olarak 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun 71. maddesinde ise; kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması şeklinde tanımlanan kamu zararı, her somut olayda hâkim tarafından, iş, mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek bir fiyatla alınıp alınmadığı veya aynı şekilde yaptırılıp yaptırılmadığı, somut olayın kendine özgü özellikleri de dikkate alınarak belirlenmelidir. Bu belirleme; uğranılan kamu zararının miktarının kesin bir biçimde saptanması anlamında olmayıp, miktarı saptanamasa dahi, işin veya hizmetin niteliği nazara alınarak, rayiç bedelden daha yüksek bir bedelle alım veya yapımın gerçekleştirildiğinin anlaşılması halinde de kamu zararının varlığı kabul edilmelidir. Ancak bu belirleme yapılırken, norma aykırı her davranışın, kamuya duyulan güveni sarstığı, dolayısıyla, kamu zararına yol açtığı veya zarara uğrama ihtimalini ortaya çıkardığı şeklindeki bir düşünceyle de hareket edilmemelidir.

Ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun istikrar kazanmış kararlarında (06.11.2024 tarihli ve 2024/5-212 E. - 2024/344 K. sayılı kararı) açıklandığı üzere; görevde yetkiyi kötüye kullanma suçunun düzenlendiği TCK'nın 257. maddesinin birinci ve ikinci fıkraları arasında suç kastı bakımından bir fark bulunmaması, kanunda açıkça belirtilmedikçe suçun kasten işlenebileceğinin gözetilmesi ve kastın; suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi (TCK madde 21/1, 22/1) olarak tanımlandığının tartışmadan vareste olması, görevde yetkiyi kötüye kullanma suçunun her iki şeklinin de kasten işlenen suç olarak düzenlenmesi, böyle olduğu için de ikinci fıkrada düzenlenen ihmali davranışla görevde yetkiyi kötüye kullanma suçunun manevi unsurunun da kast olması ve "kamu görevlisinin görevini bilerek ve isteyerek ihmal etmesi veya geciktirmesini" gerekli kılması, bu fıkradaki suçun "dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirmeme" şeklindeki genel/basit taksirle işlenen bir suç niteliği taşımaması nazara alınmalıdır.

B. İspat hukukuna ilişkin içtihad ve genel açıklamalar

Anayasa’nın 38... /1 ile CMK’nın 217/1 ve İHAS’ın 6/2. maddeleri sarahatine göre ispat hukuku bakımından vicdani kanaat esasını benimseyen Ceza muhakememizin amacı, geçmişte yaşanan ya da yaşandığı iddia olunan vakıayı/maddi gerçekliği, insan onuruna yaraşır biçimde ortaya çıkarmaktır. Olay mahkemesi yapacağı öğrenme yargılamasında taraflar ve delillerle doğrudan muhatap olup muhakeme hukukuna ilişkin normlar doğrultusunda, gerektiğinde mantık ilminden ve tecrübe kurallarından da faydalanarak sorunu mahkeme önünde temsil etmeye çalışacak, böylece sezgileriyle değil akıl yoluyla vicdani kanaate ulaşarak (Metin Feyzioğlu, Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat, Yetkin Yayınevi, s. 139) maddi sorunu çözecektir. Bu yetki münhasıran olay mahkemesine aittir.

Vicdani kanaate ulaşılması, isnat olunan fiilin ispatlandığı anlamına gelir. Bu nedenle, vicdani kanaat hukuki sorunla değil, maddi sorunla ilgili bir kavramdır ve vicdani kanaate ulaşacak makam da maddi uyuşmazlığı çözmeye yetkili derece mahkemeleridir. Hukuki sorunun çözümünde vicdani kanaat ölçütü kullanılamaz. Çünkü; hukuki sorunun doğru çözümü, maddi olaya uygulanması gereken hukuk kurallarının doğru bulunması ve doğru yorumlanması ile ilgilidir.

Vicdani ispat sisteminde hâkimler, hür vicdanlarına göre hüküm verirler. Kural olarak her türlü delil aracı kullanılabilir ve bunlar serbestçe değerlendirilir. Ancak bu serbestliğin sınırını yine hukuk nizamı belirler. Nitekim, Anayasa’nın 138/1. maddesine göre hâkim, vicdani kanaatini oluştururken, Anayasa’nın, kanunların ve hukukun çizdiği çerçevede kalmak zorundadır. Delil araçlarının ne zaman ve kimler tarafından ikame edilebileceği, bunların muhakemede tabi tutulacakları işlemler, delil aracı ikame taleplerinin hangi şartlarda ret olunabileceği, çelişme yönteminin hayata nasıl geçirileceği, delil aracı yasaklarının neler olduğu gibi konular hukuk tarafından düzenlenir (Feyzioğlu, s. 357).

Kural olarak delillerle doğrudan temas kurmayan ve öğrenme yargılaması yapamayan Yargıtayın, hukuka uygun olarak elde edilen delilleri takdir etme ve bu suretle ilk derece mahkemelerinin vicdani kanaatini denetleme, aslında olayın nasıl cereyan ettiğini ortaya koyma imkanı bulunmamaktadır. Ancak hükmün gerekçesini esas alarak, bu delillerle varılan sonucun/kabul edilen maddi vakıanın, akıl yürütme/mantık kurallarına, genel hayat tecrübelerine ve bilimsel kaidelere uygun olup olmadığını denetleyebileceğinde de kuşku yoktur. CMK'nın 288. maddesinin Hükûmet Tasarısı'ndaki gerekçesinde bu duruma: "Delillerin yanlış değerlendirilmesi, kuralların yorumunu ve eylemin gerçek niteliğinin saptanmasını etkilediğinde elbetteki hukuka aykırılık oluşturur." denilerek işaret edilmiştir. Uygulama da bu şekilde istikrar kazanmıştır. Doktrinde Yenisey; "Bir hukuk normu olmayan fizik ve mantık kuralları ve tecrübe kaidesi, bir hukuk normu gibi ele alınarak bunlara aykırı olan vicdani kanaatin denetlenmesine imkan sağlamaktadır." (Feridun Yenisey, İstinafta Maddi ve Hukuki Mesele Denetimi, Dr. Silvia Tellenbach'a Armağan, Seçkin Yayınları, s. 1282) diyerek aynı düşünceyi benimsendiğini ifade etmiştir. Çünkü; sağlıklı bir hukuki denetimin ön şartı, maddi vakıanın usulüne uygun, tam ve doğru olarak belirlenmiş olmasıdır.

Buna göre ceza yargılamasında kanıt serbestliği ilkesi başlığı altında; a) Her şeyin kanıt olabileceği (hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş), b) İlgililerin kanıt ileri sürebilecekleri, c) Hâkimin kendiliğinden kanıt araştırabileceği, (hatta zorunlu olarak araştırması gerektiği), d) Kanıt ileri sürmede zaman kısıtlaması olamayacağı, e) Kanıtlama külfetinin sanığa yüklenemeyeceği, f) Kanıt değerlendirmede hâkimi bağlayan üstün kanıtın söz konusu olmayıp hâkimin tüm kanıtları serbestçe değerlendirebileceği, (vicdani kanaat) şeklinde ulaşılabilecek olan temel prensipler aynı zamanda ceza yargılamasının da temel ilkelerini oluşturur. Bu ilkelerin birinden dahi vazgeçmek, ceza yargılamasının temel ilke ve yapısına aykırı davranmak anlamını taşır (YCGK, 08.04.1991 tarihli ve 81-111 sayılı).

Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden birisi de öğreti ve uygulamada, suçsuzluk ya da masumiyet karinesi olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; in dubio pro reo olarak ifade edilen şüpheden sanık yararlanır ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi hâlinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılabilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte ispat edilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olay ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık ispata dayanmalı, bu ispat hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkân vermemelidir. Toplanan delillerin bir kısmı gözetilip diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaat üzerinden yüksek de olsa bir ihtimale göre sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir (YCGK, 11.6.2013 tarihli ve 36-294 sayılı).

Şu hâlde, isnat edilen fiilin sanık tarafından icra edildiğinin kabulü için, gerekçeli ve muhtemel şüphenin tamamen yenilmesi gerekir. Zira, kabili te'lif olmayan şüphe ve gerçeğin yan yana mevcudiyeti üzerinden dosya mündericatı ile mantık ve hukuk kurallarına uygun olmayacak şekilde salt bir kanaate ulaşılması durumunda, maddi gerçekliğin bütünüyle ortaya çıkarıldığı ileri sürülemeyecektir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde

Olay tarihinde Cumhuriyet savcısı olan sanığa müsnet suçun niteliği itibarıyla, 2802 sayılı Kanun’da öngörülen soruşturma ve kovuşturma usul ve şartlarına da uyularak başlatılıp icra olunan hukuki süreçte, mahallinde hukuka uygun olarak ikame olunup, silahların eşitliği ve yüzyüzelik ilkeleri çerçevesinde usulünce tartışılan delillere ve dosya kapsamına istinad eden kabule göre:

02.10.2010 tarihinde Tavas İlçe Jandarma Komutanlığı Konak Karakol Komutanlığınca, önceden alınan duyumlar ve Tavas Sulh Ceza Mahkemesinden alınan karar doğrultusunda görevlendirilen gizli soruşturmacının yaptığı çalışmalar sonucunda iki şüphelinin tarihi eser ticareti yapmak isterken eserlerle birlikte yakalanması üzerine olay hakkında bilgi verilen sanığın talimatı doğrultusunda tarihi eser olduğu düşünülen 78 adet gümüş sikke, 15 adet bronz sikke, 4 adet heykelcik, 1 adet kase, 4 adet yüzük ve 8 adet metal obje üzerinde inceleme yapmak üzere Denizli İl Müze Müdürlüğünden Karakola gelen arkeolog tarafından yapılan değerlendirmede, 4 adet heykelciğin 2863 sayılı Kanun kapsamında olmadığı, 8 adet metal objenin tarihi eser olduğu yolunda iğfal kabiliyeti olan sahte materyaller olup diğer eşyaların ise anılan Kanun kapsamında tarihi eser niteliğinin bulunduğuna dair rapor düzenlendiği, bu rapor sonrası kolluk görevlileri tarafından düzenlenen fezlekede, ele geçirilen eşyanın savcılığa sevk edildiğinin belirtildiği, fezlekenin ekler başlığı altında tarihi eser açıklamasına yer verildiğinden anılan eşyanın savcılığa teslim edilmesine rağmen Tavas Asliye Ceza Mahkemesinin 2014/60 Esas numaralı dosyasında bu eşya ile ilgili yeni bir bilirkişi raporu alınmak istenildiğinde ele geçirilen 4 adet heykelciğin adli emanette bulunmadığının anlaşılması üzerine gözetim ve denetim görevini yerine getirmeyen sanık hakkında ihmali davranışla görevde yetkiyi kötüye kullanmak suçundan kamu davası açıldığı anlaşılmıştır.

Zabıt kâtibi olan inceleme dışı sanık ... tarafından düzenlenen ve sanık tarafından imzalanan 04.10.2010 tarihli adli emanet makbuzunda, adli emanete alınan eşyalara ilişkin olarak 78 adet gümüş sikke, 1 adet kase, 4 adet yüzük ve 8 adet metal obje şeklinde açıklama yapılmıştır. Fezlekede belirtilen 15 adet bronz sikke ile 4 adet heykelcik makbuza yazılmamıştır. Emanet makbuzuna yazılmayan ancak emanette olduğu daha sonradan anlaşılan 15 adet bronz sikke, ele geçirilen diğer eşyanın yer aldığı torbanın içerisinde bulunmuştur. Suç tarihinden bir gün sonra sanığın talimatı üzerine Denizli İl Müze Müdürlüğünden karakola gelen arkeolog tarafından sözkonusu eşya üzerinde yapılan incelemede 4 adet heykelciğin 2863 sayılı Kanun kapsamında olmadığı belirtilmiştir. Tanık olarak dinlenilen görevli kolluk personelince ele geçirilen eşyanın fezleke ile birlikte savcılığa teslim edildiği belirtilmiştir. Ancak inceleme dışı sanık ...’a 4 adet heykelciğin arkeolag veya kolluk görevlilerince sehven torbaya konulmasının unutulmuş olabileceğini, bilerek alınmış olsa 2863 sayılı Kanun kapsamında kalmakla birlikte emanet makbuzuna yazılması ihmal edilen ve sonradan bulunan 15 adet bronz sikkenin alınması gerekeceğini ifade etmiştir. Görevli arkeolog ise aşamalarda dinlenilmemiştir. Netice itibarıyla, kolluk görevlilerince 4 adet heykelciğin savcılığa teslim edilip edilmediği de anlaşılamadığına ve bu durumun sanık aleyhine değerlendirilemeyeceği tartışılacak bir olgu olmadığına göre, sanığın suç işleme kastı ile hareket ettiği de ispat edilebilmiş değildir.

Mahallinde ikame olunan ve tartışılan delillerin, gerekçeli/muhtemel şüphenin tamamen ortadan kaldırılması ve sanığın müsnet suçu işlediği yönünde vicdani kanaat oluşması için yeterli olmadığı anlaşılmakla in dubio pro reo/şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince beraatine karar verilmesi gerektiği kabul edilmelidir.

Bu itibarla, Özel Dairece sanık hakkında ihmali davranışla görevde yetkiyi kötüye kullanma suçundan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının sanığa isnat edilen eylemin sabit olmadığının gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan beş Ceza Genel Kurulu Üyesi; sanığın ihmali davranışla görevini kötüye kullandığı düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.

IV. KARAR

Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 27.05.2025 tarihli ve 19-31 sayılı, sanık hakkında ihmali davranışla görevde yetkiyi kötüye kullanma suçundan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair kararın sanığa isnat edilen eylemin sabit olmadığının gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,

2- Dosyanın, Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 05.11.2025 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

Kaynak: Adalet Bakanlığı Mevzuat ve İçtihat Bilgi Sistemi. Metin resmî kaynaktaki hâliyle aktarılmıştır; kararda anonimleştirilmeden kalmış kişisel veriler “...” ile gizlenmiştir.

Benzer Kararlar

Görevi Kötüye Kullanma konusundaki 12 kararın tümü

İlgili Rehber ve Hesaplama Araçları

Benzer Bir Hukuki Sorununuz mu Var?

Yargıtay kararları, somut olayın koşullarına göre farklı sonuç doğurabilir. Kira, iş, aile ve boşanma ile ceza hukuku uyuşmazlıklarında dosyanızın değerlendirilmesi için Av. Mete ŞAHİN ile iletişime geçebilirsiniz (Yenimahalle, Ankara).

Telefon ve WhatsApp: 0552 725 25 18 · WhatsApp ile yazın · İletişim formu

Bu sayfadaki özet ve açıklamalar genel bilgilendirme amaçlıdır; hukuki danışmanlık yerine geçmez. Kararın bağlayıcı metni resmî tam metindir ve somut olaydaki farklı koşullar sonucu değiştirebilir. Özetler, kararın resmî metnine dayanılarak hazırlanır ve yayımdan önce metinle karşılaştırılarak kontrol edilir. İçerik sorumlusu: Av. Mete ŞAHİN.

bottom of page